19 Mayıs 2011 Perşembe

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN FOTOĞRAF SLAYTI




ABDÜLHAK HAMİT TARHAN SLAYTI




ŞİİR VİDEOLARI

SERTAP ERENER MAKBER





-*-




HAFIZ BURHAN MAKBER



EMEL SAYIN MAKBER



BÜLENT ERSOY MAKBER



HAMİYET YÜCESES MAKBER

Şair-i Azam

                                   Şair-i Azam
Mevki Viyana
Bir darbe-i ma'kus ile düşmüş o yana
Hep tersine dönmüştür onun giydiği şeyler
Hem bid-defaat!
Onlarla yatıp kalkar imiş kendisi söyler
Vaktiyle bütün Pul'da yapılmışsa da heyhat!
Cümlesi solmuş.
Vaktiyle siyah, şimdi fakat yemyeşil olmuş
Bir paltosu vardır.
Tek gözlüğü vardır, geceler kandilidir o.
Ya rab ne hayat!
Cepler delik az çok
Lakin ne zarar var ki delikten düşecek yok.
Bir korkusu vardır
Meyhanelerin saat-i tatili pek erken...
Bir kirli paçavrayla gezer
Mendilidir o.
Lastikleri bir başkasınındır ki yürürken
Durmaz ayağından çıkar ekser...
Serpuşu ne festir, ne külahtır, ne sarıktır
Kalpak da değildir
Bir şapka mı, haşa. O onun kendine mahsus
Bir başka şekildir.
Keşkül gibi bir şey...
Milliyetini farık olan yok, soruyorlar:
Kimdir bu alamet, bu musibet, ne kılıktır.
Ürkütmeyelim sus...
Bir kahkaha, bir av'ava kopmakta peyapey
Bazen de müheyyâ-yı tasadduk duruyorlar.
Zül farkına bir zam!
Ancak biri vardır, ona der: Şair-i Azam!

Abdulhak Hamit Tarhan


İstanbul Düşman İstilası Altında İken Çamlıca'da

                  İSTANBUL DÜŞMAN İSTİLASI ALTINDA İKEN ÇAMLICA'DA
Hey Çamlıca mehtâbı ne olmuş sana öyle?..
Küskün duruyorsun.
Bir şey kuruyorsun.
Seyrinle ıyan et bana, ilhâm ile söyle:
Aksetmede âlâm-ı vatandan mı bu halet?..
Anlat; bu tahavvül neye etmekte delâlet.
Vaktiyle ederken bu havâliyi zılâlin
Bir sâha-i nilî.
Ey neyyir-i leylî,
Matem döküyor arza bugün bedr ü hilâlin
Bir şeb ki, zîrinde küsûfun,
Seyrangehi olmakda tuyûfun.
Mâzîden esip gelmede bir nevha-i vâveyl..
Bir âh-ı müebbed.
Hangi güneşin mâtemidir zulmetin ey leyl,
Ey şi’r-i muakkad
Yıldızlar olur bence meâlin gibi nâ-yab
Atîde görünmezse o mâzideki mehtâb
Olmazdı sabahın da yarın gülmeye meyli
Pîşinde bu dîdar-ı mahûfun.
Kartallara baktım düşüyorlar yere bi-ta’b;
Oldum sanıyordum Melekü’l Mevt ile hem-hâb.

Abdulhak Hamit Tarhan


Sahra

                                                       SAHRA
Bu eser yeni türk edebiyatında pastoral şiirin ilk örneğidir.
Şair bu eserinde kır hayatını bu hayatın dinlendirici güzelliklerini anlatır.
Şekil ve kafiyeleniş bakımından serbest ve yenidir.

Bir zamanlar karargâhım idi
Bedeviler gibi beyâbanlar;
Buna mucib de iştibâhım idi;
Nasıl imrar-ı vakt eder anlar.
Belde halkında görmedin hayfa
Gördüğün ünsü ehl-i vahşette!
Bedevîler sukûn u rahatte;
Sürdüğü daima ganemle sefâ.
Beledî muttasıl esir-i cefâ;
İntiâş aleminde zulmetde!
Biri endişeden aman bulmaz;
Biri endişeye zaman bulmaz.

Abdulhak Hamit Tarhan



gibi 12 mısralık kıtaları Namık Kemal tarafından takdir edilmiş Kemal VAVEYLA isimli meşhur vatan şiirini Sahra’nın bu kıtalarına benzeterek ve mısralarını bazı farklarla onun gibi kafiyelendirerek 11 mısralık kıtalar halinde söylemiştir.



Makber

Makber

Eyvah ne yer ne yar kaldı
Gönlüm dolu ah u zar kaldı
Şimdi buradaydı gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden
Ben gittim o haksar kaldı
Bir köşede tarumar kaldı
Baki o enisi dilden eyvah
Beyrutta bir mezar kaldı

Bildir bana nerde nerde Ya Rab
Kim attı beni bu derde YA Rab
Nerde arayayım o dil rübayı
Kimden sorayım bi-nevayı
Derler ki unut o aşnayı
Gitti tutarak reh-i bekayı

Sığsın mı hayale bu hakikat
Görsün mü gözüm bu macerayı?
Sür'atle nasıl da değişti halim
Almaz bunu havsalam hayalim.

Çık Fatıma! lahteden kıyam et
Yanımdaki haline devam et
Ketn etme bu razı şöyle bir söz
Ben isterim ah öyle bir söz
Güller gibi meyl-i ibtisam et
Dağı dile çare bul meram et
Bir tatlı bakışla bir gülüşle
Eyyamı hayatımı temam et

Makber mi nedir şu gördüğüm yer
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber
Abdulhak Hamit Tarhan

İçimde Sen

İçimde Sen
Nihal'e

Yine gece, yine hüzün
Ve yine içimde sen
Ve yine biliyor musun?
İçimde sen olunca hüzün de güzel...


Abdulhak Hamit Tarhan

Elveda Diyemedik

Elveda Diyemedik
Yıldızsız bir geceydi
Bir dağ çiçeği gibi şimdiden hasretteydim
sürgündüm çok uzaklardaydım,
Ve gözlerindi sürgün sebebim..
Çok çabuk çekildin hayatımdan
Kaderle el eleydin,
Bense kederle sarhoş...
Yarım kalmıştı hikayemiz
Göçmen kuşları gibi gelip geçtin bu şehirden
Belkide hayatımdan
Duymadın haykırışımı, acılarımı,
Benimsin sanmıştım uçtun avuçlarımdan
Tutamadım, gitmede diyemedim
Olamadın bir yıldızın kayışı kadar hayatımda
Zaman çok kısaydı bizim için
Yetmedi gözlerimizden yaşı silecek kadar
Nede elveda diyebilecek kadar...

Abdulhak Hamit Tarhan

Bir Sefilenin Hasbıhalinden

Bir Sefilenin Hasbıhalinden

Ne idim ben, ne tabii bir kız
Belki sahrada rebii bir kız

En büyük zevkim, ümidim, neşem
Kırda seyran idi, her gün, her dem

Düşünürken o büyük sahrada
Beni halk eyleyeni tenhada

Duruyorken hareketsiz, sessiz
Yere inmiş göğe benzerdi deniz

Aksi tekbir ile dolmuş dereler
Secde eylerdi bütün meşcereler

Şebi mehtap doğar aynı şafak
Her taraf nura olur müstağrak

Akıyormuş gibi her suda hayat
Yüzüyormuş gibi hep mahlukat

Uçacakmış gibi eflake zemin
Halden, mazi ile atiden emin

Mutmain şevk ile soldan, sağdan
Bir şataretle inerdim dağdan.

Abdulhak Hamit Tarhan

ESERLERİNDEN ÖRNEKLER

AŞAĞIDA BULUNAN ESERLERE TIKLAYARAK ESERİN ÖRNEĞİNİ GÖREBİLİRSİNİZ.




Validem

VALİDEM

  Edebiyatımızdaki kafiyesiz ilk şiirdir. Şair bu şiirinde annesini anlatmıştır. Validem şiirinde Hâmid annesi ile tabiatı bir bütün olarak düşünmüştür. Burada imgesel döneme bağlı kaldığı düşünülebilir. Çünkü eşi Fatma Hanım’ın ölümünde yazdığı Makber adlı şiirde ölüm acısını ne şekilde dile getirdiğini gördüğümüz şair, annesini anlatırken duyguları ile değil düşünceleri ile hareket eder. Bu durum tabiattaki her şeyi annesiyle özdeşleştiren şairin bilinçaltına yönelerek düşünmemizi gerekli kılar.


Sahra

                                               SAHRA
Sahra adlı şiir kitabında on şiiri toplanmıştır. Bu şiirler bölümler halinde yazılmış ve her bölüm ayrıca adlandırılmıştır. Örneğin ‘Hoş-nişinân’ şiirinin alt başlıkları ‘Nağme’, ‘Belde-güzîn’ şiirinin alt başlıkları ‘Lahn’ olarak isimlendirilmiştir.Sahra’daki şiirlerini incelediğimizde tezatlarla karşılaşırız. Söz gelimi “Hoş-nişinân” şiiri pastoral bir şiirdir. Bu şiirde kır hayatından övgüyle bahsedilir. “Belde-güzîn” şiirinde ise şehir hayatı hicvedilir. Tabiatı konu alan şiirinde pitoresk kuvvetli iken, şehir hayatını anlatan şiirinde yaşantısının da payı olduğu düşünülür.

Ölü


                                                           ÖLÜ
Ölü Makber’in devamı niteliğindedir. Artık ölümü daha da kabullenmiş olan Hâmid’in bu defa sıkıntısı Fatma Hanım’ın toprak altında olduğunu kabullenememektir. Makber’deki heyecan, isyan duygusu Ölü’de kendini göstermez. Artık Hâmid durulmuştur. Allah’ı akıl ile kavrayamamaktan yakınır. Ama buna bir çözüm aramaktan vazgeçer. Şekil açısından incelendiğinde kaside gibi yazılmış olması eleştiri almasına neden olur. Çünkü Makber şiirindeki yenilik ve ileriye doğru alınan yol Ölü’de tam tersi bir istikamette seyreder. Ölü adlı eserinde artık duygu derinliklerine son verilmiştir.

Makber

Makber
Abdülhak Hamit Tarhan'ın karısı Fatma Hanım'ın ölümü üzerine yazdığı şiiri. O yıllarda yeni yeni oturan Avrupai Türk Şiiri tarzının en önemli örneklerinden biri olarak yerini almış, yazılmasından onlarca yıl geçtikten sonra bile birçok şairin esin kaynağı olmuştur. Okurun duygularına seslenen eser metafizik ürpertiyi (yani ölüm korkusu) de Türk şiirine getirmiştir.
Abdülhak Hâmit'in şiirde varabildiği son doruk noktasını «Makber» de görüyoruz. Hâmit, Makber'dir. Şüpheleriyle, tedirginlikleriyle, umutsuzlukları isyanlariyle tezatlı karmaşık görüşleriyle korkulu keskin feryatlariyle Abdülhak Hâmit Tarhan'ı Makber'de buluruz. Ruşen Eşrefin dediği gibi; «Makber» kaderin, kuvvetli bir beyin vasıtasiyle çizilmiş grafiğidir. Heyecan, suçlama, şikâyet, isyan, hıçkırık, yumruk, kahkaha, susmak, sarhoşluk ve mertlik hicran!. «Makber», kederin bütün bu anlarıdır... Edebiyatımızdaki mersiye tarzının, Fuzuli'den bugüne ge*linceye kadar en ihtişamlı örneği.. Makber'de vardır. Bu eserin yazılış nedenini hepimiz biliyoruz. Karı - koca acele hazırlanıp Bombay'a gi*derler. Hindistan, bir masal ülkesi çibi, Hâmid'i büyüler. Hindistan'da herşey değişiktir; özellikle doğa son derece güzeldir, zengindir. Fauna Hanım'm sağlık durumu da ilk zamanlarda düzelir gibi olur. Fakat bir zaman sonra eskisinden de daha kötüleşir. Şâir, hiç olmazsa vatanında ölmek istediğini ikide birde tekrarlayan eşini memnun etmek için, onu yurda getirmeye karar verir. 1885'te vapurla yola çıkarlar. Yolculuk, hasta kadını büsbütün sarsar. Beyrut'a âdeta dara dar gelirler. O sırada Abdülhak Hâmit'in ağabeyi Nasuhî Bey, Beyrut valisidir. Beyrut'a varışlarından iki gün sonra Fatma Hanım Nasuhi Bey'in evinde hayata gözlerini yumar. Hayatında belki de ilk ve son gerçek matemi duyan şâir, bu ölümden dolayı büyük sarsıntılar geçirir. «Makber»in kompo*zisyonu yaşadığı bu büyük sarsıntı sonucu kafasında biçimlenir. Karı*sını toprağa verdikten bir, bir buçuk ay kadar sonra İstanbula döner.

İlhâm-ı vatan

İLHÂM-I VATAN

 Şair bu şiirinde yurt sevgisini konu edinmişti İlhan-ı Vatan adlı şiir kitabında daha önce bir veya birkaç yerde yayınlanmış şiirleri toplanmıştır. Burada vatan için yazılmış şiirleri mevcuttur r.

Hep Yahut Hiç


                                                        HEP YAHUT HİÇ
Abdülhak Hâmid’in Hep yahut Hiç adlı şiir kitabında yüz otuz şiir bulunmaktadır. Hâmid’in bu isimde bir kitabı yoktur. Bu şiirler İnci Enginün tarafından derlenmiştir.

Hacle

HACLE

Şiirde ölüm teması ele alınmıştır. ) Gelin odası anlamına gelen Hacle’de Hâmid hayali olarak bir evlilik yapar ve gelin odasında vefat eden eşi Fatma Hanım’ı görür. Fatma Hanım’ı hala sevdiğini söyleyerek bu durumu bir sonuca bağlar. Gelin odasını boş bir mezar gibi anlatan Hâmid henüz gerçek hayata adapte olamamıştır. Yaşadıklarından ötürü de vicdanen rahatsızlık duyduğu yazdıklarından anlaşılır. Bununla birlikte Fatma Hanım’ı, annesini ve diğer vefat etmiş kimselerin ruhları ile yaşadığı için kalemi oldukça zengin ve ilhamlıdır.


Garam

GARAM

 Şairin gençlik eserleri olan "Garam" genç yazarın kafasındaki bütün problemleri yakından dile getirdiği şiirlerden oluşur. Kabına sığmayan feryat eden başka âlemler arayan Hâmid'in yenilikçi yönünü gösteren bu ilk dönem eserlerinden "Garam" ne yazık ki yazılır yazılmaz basılamamış tefrika edilebilmek için II. Meşrutiyet'i kitap hâline gelmek için de Cumhuriyet dönemini beklemiştir.

Finten

FİNTEN

 Abdülhak Hâmit Tarhan'ın oyunlarından biridir. Oyun, İngiltere'de geçer. Hâmit Tarhan, "Finten"i yazarken hayatına giren kadınlardan esinlenerek yazmıştır. Finten bir tip değil karakterdir. Çünkü onun insan ilişkilerini, neyi ne amaçla yaptığını, hayatını biliriz.  Finten, hırslı bir kadındır. Pek çok açıdan Shakespeare'in Lady Macbeth'ine benzer. Nasıl Lady Macbeth, Lord Macbeth'i kullanıyorsa, "Finten"de Davalaciro'yu kullanır. Finten de Lady Macbeth gibi hayaletler görüp, uykusunda geziyordur. Yine iki kadın arasındaki en önemli benzerlik, hırsları ve yükselme tutkularının uç noktalarda olmasıdır.
Oyun geleneksel Türk Tiyatrosu'ndan oldukça farklıdır. Örneğin "Şair Evlenmesi", "Zavallı Çocuk", "Vatan" gibi oyunlarda kişiler belli birer simgeyi canlandırmaktaydı. Fakat "Finten"de böyle bir durum yoktur.
Finten Türk Tiyatrosu'ndaki bildiğimiz kadınlardan çok farklıdır. Sosyeteye girmek ister, yasak aşklar yaşar, oldukça kurnazdır. Davalaciro'dan olma gayrimeşru çocuğu vardır. Oysa Türk Tiyatrosu'nun kadınları: Zekiye (Vatan), Şefika (Zavallı Çocuk) aşkı için ölümü bile göze alan kadınlardır.
"Finten"de teknik kusurlar da vardır. Mekân değişiklikleri anlamlı ve inandırıcı gelmez. Meselâ Finten'i Mısır'da bilirken onun nasıl olup da gemiye bindiğini anlayamayız. Abdülhak Hâmit Tarhan, oyundaki kişilere tarafsız bakar. Oyunun sonunda Finten'in çocuğu boğulur, Finten bunalıma girer ve Davalaciro'yu vurur. Fakat biz Finten'e acımayız

Eşber

EŞBER

 Eser Abdülhak Hâmit Tarhan‘a aittir. Eşber, Hindistan’da Keşmir hükümdarıdır. Büyük İskender, Hindistan’ı zapt etmeğe başladığı zaman, Eşber kendi askerinin azlığına bakmadan karşı koymak ister. Kız kardeşi ve hükümdarlıkta ortağı olan Sumru, İskender’i sevdiği için, kardeşini bu fikirden caydırmağa çalışır. Eserin yüksek kahramanlık fikirlerinden ve vatanına hıyanet etmiş görünen kız kardeşini öldürmesi noktalarından bu eserle Fransız şairi Corneille’in "Horace" piyesi arasında benzerlik noktaları bulanlar vardır.

Duhter-i Hindu

DUHTER-İ HİNDU

Abdülhak Hâmit Tarhan'ın tiyatro türünde yazmış olduğu eserinin adıdır. Yazar bu oyununda uzak bir ülkede geçen bir olayı anlatmıştır. Duhter-i hindu (hintli kız), Abdülhak Hâmit Tarhan'ın beş perdelik oyunu (1875). Düzyazı ile kaleme alınmış olan bu yapıtında yazar, kahramanlarından birinin ağzından, "tenaggum" başlığını taşıyan manzum bir parçaya da yer vermiştir. Oyunun konusu kısaca şöyledir: Hindistan'da görev yapmakta olan ingiliz subayı Tomson, hintli bir kızla sevişmektedir. Bir süre sonra, ingiliz yönetiminin yüksek rütbeli memurlarından Bortel'in karısı Eliza-beth ile ilişki kuran Tomson, hintli kızı ihmal etmeye başlar. Bu ilişkiyi bilen Hintliler, Bortel'i zehirlemesi için karısını kandırırlar. Elizabeth Tomson ile, hintli kız Suru-cuyi de ihtiyar bir hindu ile evlenir, ihtiyar ölünce hintli kızın da onunla birlikte yakılması gerekmektedir. Tomson bunu önleyecek güce sahip olduğu halde kızdan kurtulmak için işi ağırdan alır. Bunun üzerine Hintliler Tomson'un da kızla birlikte yakılmasına karar verirler. Tomson, bundan böyle halka karşı tam bir dürüstlük ve adaletle davranacağına dair kesin biçimde söz vererek kendisini ve kızı yakılmaktan kurtarır.
Yazarın tüm oyunları gibi Duhter-i hindu da sahnelenmeye uygun olmayan bir yapıttır. Yazar, oyununu sahnelensin diye yazmadığını, amacının bir hayal dünyası yaratmak olduğunu, aktörlerin uzun tirad-ları sonucu yapıtın düşünsel düzeyinin düşeceği inancında bulunduğunu söyler. Buna karşın oyun Burhanettin Tepsi ve Benliyan tarafından birkaç kez sahnelenmiştir.
Hâmit bu oyunu Hindistan'ı henüz görmeden yazmıştır. Yapıtın en önemli özelliği ingiliz sömürgeciliğinin gerçek yüzünü ortaya koyması ve zulüm yapanla zulme uğrayan arasındaki trajik ilişkilere büyük ölçüde yer vermesidir
.

Divâneliklerim (belde)

DİVÂNELİKLERİM (BELDE)

Abdülhak Hâmit Tarhan'ın şiiridir. Yazar bu şiirini Batı nazım biçimleriyle yazmıştır. Şiirde yazarın Paris izlenimlerini anlatılır. . Bu eseri de Sahra ile şekil ve üslûp bakımından hemen hemen aynı doğrultudadır.  Hâmid Sahra’daki gibi basit bir dil kullanmayı tercih etmiştir.

Bunlar o'dur

BUNLAR O'DUR

Bu şiir kitabında 19 şiir bulunmaktadır. Şiir kitabında ölüm teması üzerinde durmaktadır. Bu kitabında eşi Fatma Hanım ile Hindistan’da geçirdiği günleri anlatmak istemiştir. Ancak ölüm duygusu ruhunda daha derin tesirler bırakmış olacak ki onun etkisinden çıkıp da yaşadıklarını anlatamamıştır.

Bâlâdan bir ses

                                                           BÂLÂDAN BİR SES

Bâlâdan Bir Ses adlı eserinin başında Celâl Nuri İleri’nin “Abdülhak Hâmid” başlıklı on iki sayfalık bir yazısı bulunmaktadır. Bâlâdan Bir Ses, Abdülhak Hâmid’in “ nesr-i mukaffa” adını verdiği, nazır ile nesir arası bir ifade şekli kullanarak yazdığı eseridir.

ESERLERİ HAKKINDA

AŞAĞIDAN İSTEDİĞİNİZ ESERE TIKLAYARAK ESER HAKKINDA BİLGİ EDİNEBİLİRSİNİZ.



ESERLERİ

A.    Şiir Kitapları


1.      Sahra (1879)
2.      Makber (1885)
3.      Ölü (1885)
4.      Hacle (1885)
5.      Belde (1885)
6.      Bunlar Odur (1885)
7.      Bâlâdan Bir Ses (1912)
8.      Garâm (1923)
9.      İlhâm (1913)
10.  Vâlidem (1913)
11.  İlhâm-ı Vatan (1916)
            12-Yabancı Dostlar(1924)

 NOT:İnci Enginün, Hâmid’in şiirlerini “Bütün Şiirleri” başlığı altında üç kitap halinde yayınlamıştır.




 
A.    Tiyatroları

            1.      Macerâ-yı Aşk (mensur piyes,1873)
2.      Sabr u Sebat (mensur piyes, 1875)
3.      İçli Kız (mensur piyes, 1875)
4.      Duhter-i Hindû (mensur piyes,1876)
5.      Nesteren (manzum piyes, 1878)
6.      Nazife (manzum piyes, 1876)
7.      Târık yahut Endülüs Fethi (manzum piyes, 1879)
8.      Tezer (manzum piyes,1880)
9.      Eşber(manzum piyes,1880)
10.  Kahbe yahut Bir Sefilenin Hasbihâli (manzum piyes,1887)
11.  Zeyneb(manzum piyes,1918)
12.  Liberte (manzum piyes, tefrika, 1913)
13.  Fitnen (manzum piyes,1918)
14.  İbn-i Musâ yahut Zâtü’l-Cemâl (manzum piyes,1917)
15.  Abdullahü’s-Sâgir(manzum piyes1917)
16.  Sardanapal (manzum piyes,1917)
17.  Yâdigâr-ı Harp (manzum-mensur piyes,1917)
18.  Ruhlar(manzum piyes,1922)
19.  Hâkan(manzum piyes,1935)
20.  Arzîler(manzum piyes,1925)
21.  Cunûn-ı Aşk yahut Mihrâce (manzum piyes,1917)
22.  Kanûni’in Vicdan Azabı (manzum piyes, yayınlanmamıştır.)
23.  Mektuplar (İnci Enginün tarafından yayınlanmıştır)
24.  Turhan(manzum piyes,1916)
25.  Tayflar Geçidi (manzum piyes,1917)

GETİRDİĞİ YENİLİKLER

 GETİRDİĞİ YENİLİKLER


Hâmid hayal dünyasını doğu ve batı kültürlerini yerinde görerek zenginleştirmiştir. Babasının işi sebebiyle onula birlikte Tahran’a giden Hâmid dönüşünde Namık Kemal’i, Şinasi’yi, Ekrem’i okumaya başlar ve 17 yaşında ilk eserlerini kaleme alır. Tanzimat döneminde ediplerimizin çoğunda olan piyes yazma eğilimi Hâmid’de de görülür. İlk piyesi Duhter-i Hindû’dur. “Abdülhak Hâmid, Türk şiir tarihinde kesin bir değişiklik yapan şiir anlayışını, ‘Duhter-i Hindû’ daki (1876) ‘Tanaggum’ ile ortaya koyduktan sonra şekil ve muhteva olarak eski Türk şiirinden ayrılan şiirlerini ‘Sahra’da toplar(1879).”(Tarhan 1991: 13). Duhter-i Hindû mensur bir eser olmasına rağmen,”ilk defa olarak bu mensur eserlere nazım da karıştırılmış oldu.”(Akyüz 1986: 123) Bu şiir daha sonra Sahra isimli kitabına küçük değişiklikler yapılarak “Mütehassir” olarak alınır. Şiirde yenilik arayışı Sahra’da (1879) değil, Duhter-i Hindû’da (1876) başlar. Ayrıca bu şiirin kafiye düzeni de o dönem için bir yenilik sayılabilir.
Mütehassir
Feryad:1
Ne hoş eyler muhabbeti tarif
Şu garip bülbül âşiyanında.
Ben de güyâ idim zamanında.
Âşiyanımdı bir nihâl-i zarif,
Esti bir zemherir-i zehr-efşân,
Ne çemen kaldı akıbet ne fidân!(Tarhan 1991: 63)

Şiirin kafiye düzeni abbacc şeklindedir. Yani sarmal kafiye ve düz kafiye bir arada kullanılmıştır. Şiir şekil açısından incelendiği de eski şiirden farklı olduğu anlaşılmaktadır. “Bizde ilk batılı nazım şekil denemesi olan Edhem Pertev Paşa’nın ‘Tıfl-ı nâîm’ini ‘Sahra’ takip eder.”(Tarhan 1991: 14)
Sahra adlı şiir kitabında on şiiri toplanmıştır. Bu şiirler bölümler halinde yazılmış ve her bölüm ayrıca adlandırılmıştır. Örneğin ‘Hoş-nişinân’ şiirinin alt başlıkları ‘Nağme’, ‘Belde-güzîn’ şiirinin alt başlıkları ‘Lahn’ olarak isimlendirilmiştir. Bunu daha sonra Namık Kemal’in ‘Vaveyla’ adlı şiirinde ‘Nevha’ başlıklı bölümlerde görüyoruz.  Bu anlamda Hâmid’in bir yenilik daha getirdiği söylenebilir. Hâmid şekilde yaptığı bu yeniliklerin Mizancı Murat sayesinde olduğunu söyler. Hâmid yeni şekilleri ortaya koydukça eskiler bir bir yıkılır. Daha önce de söylenildiği üzere Hâmid yapıcı değil yıkıcıdır.
Sahra’daki şiirlerini incelediğimizde tezatlarla karşılaşırız. Söz gelimi “Hoş-nişinân” şiiri pastoral bir şiirdir. Bu şiirde kır hayatından övgüyle bahsedilir. “Belde-güzîn” şiirinde ise şehir hayatı hicvedilir. Tabiatı konu alan şiirinde pitoresk kuvvetli iken, şehir hayatını anlatan şiirinde yaşantısının da payı olduğu düşünülür. Okuyucu tabiat ile şehrin mukayesesine tanık olur. Daha Hoş-nişinân’ın ilk nağmelerinde bu kıyaslar dikkatleri çeker.
Bedeviler sükûn u rahatte,
Sürdüğü daima gamenle safâ.
Beledi muttasıl esir-i cefâ,
İntiaş aleminde zulmette!
Biri endişeden aman bulamaz;
Biri endişeye zaman bulamaz.(Tarhan 1991: 43)
Hâmid’in, Rousseau’nun etkisiyle tabiatı şehir hayatından üstün tuttuğunu görüyoruz. Ayrıca Hâmid, tabiatı anlattığı şiirinde insanları tabiatın bir parçası olarak gösterir. Bu durum Hâmid’in evrenin bütününü tanrı olarak kabul eden ve her şeyi tanrının bir parçası olarak gören panteistlerden etkilendiğini düşündürtür.
Hâmid şekil açısından yaptığı yeniliklere, muhteva açısından yaptığı yenilikler de eklenmiştir. Sahra kitabıyla ilgili yapılan yorumların çoğunda bu kitabın dönemi için büyük bir yenilik olduğunu Hâmid’in diğer şairler gibi tabiata uzak kalmadığını yazmışlardır. Ancak Gündüz Akıncı ise bu görüşlerin tam aksini ileri sürer: “Hindistan’da söyleyeceği şiirlere gelinceye dek öteki yazdıklarında yalnız özenti vardır. Hâmid tabiata, o zamanlar, şehirlilerin penceresinden bakıyordu. Hâmid, sahrayı konu yapmakla kır şiirleri yazıyor sandı. Bana öyle geliyor ki, o yeni şekiller denerken sahra âlemi için de bir şiir yazmanın iyi bir şey olacağını düşündü; kendi çağının değimiyle ‘bir manzum kaleme almak’ istedi.” (Tarhan 1991: 25)  Sahra, bu değişiklikler edebiyat dünyasına farklı bir ses getirmiştir. Zıt fikirler elbette ki vardır ancak döneminin ilerisine gidebilmiş olan Hâmid Türk şiirinin yenileşmesinde de büyük rol oynamıştır.
Şairin Sahra ile aynı zamanlarda yazdığı ancak daha sonra yayınladığı bir kitabı da Dîvâneliklerim yahut Belde adlı kitabıdır. Bu eseri de Sahra ile şekil ve üslûp bakımından hemen hemen aynı doğrultudadır.  Hâmid Sahra’daki gibi basit bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Eski şiirin ağırlığında sıyrılmıştır artık şiir ancak bu şiirler de itinasızlıkla suçlanır. Ancak yine de dönemi için farklılık arz etmektedir. “Hâmid, kır hayatını tasvir eden Sahra’dan sonra Belde adını verdiği kitabında da Paris’te yaşadığı hayatı, şehir dekorunu, katıldığı eğlenceleri, kadınları ve diğer eğlence mekânları yanında parkları, bahçeleri kısaca şehrin mitolojisini oluşturan tabiat peyzajlarını da eserine katmıştır.”(Kolcu 2004: 272) Hâmid Belde yahut Divaneliklerim kitabında kendi hayatını anlatmaktadır. Yani şairlerin şahsi dünyaları artık şiirdeki yerini almıştır. Şiirlerin neredeyse hepsinde Fransızca kelimeler ve Fransa’dan birçok mekânın adına rast geliriz.
“Böyle Vil Davri’de kalsak her gece?”(Tarhan 1991: 91)
                                      **
“Bir Site Danten bilirdim, ah ah!”( Tarhan 1991: 94)
                                     **
“Üç fiakr üzre kenâr-ı Sen’de
Bir gece hep Otöy’e gitmiş idik.”(Tarhan 1991: 97)

Vil Davri (Ville d’Avray) Paris civarında bir yerin adıdır. Site Danten (Cité d’Antin) Pari’in merkezinde bir semttir. Fiakr (fiacre) kira arabası, Sen (Seinne) Paris’in ortasından geçen bir ırmak ve Otöy de (Auteuil) yine Paris’te bir semt adıdır. Bu Fransızcayı şiire sokma hevesinin eğitim aldığı Hoca Tahsin Efendiyle bir ilgisini olması muhtemeldir. Kayahan Özgül’ün şu satırları sayesinde bu kanıya varırız: “Hoca Tahsin Efendi’nin şiirleri arasında Paris’i anlatan mısralar bir yana, Fransızca şiirlere bile rastlanmaktadır. (Özgül 2006: 374) Bu tarz şiirlerin temayülünde kalarak Hâmid de farklı olduğu varsayılan ürünler vermiştir. Bunu yapmakla şiirin yüzünü batıya çevirip çok fazla bir yol kat etmiş olmasa da eski şiiri yıkmış olması hasebiyle yine önemli bir adımdır.
Ancak bu eserinde yer alan on yedi şiirin hiçbirinde sanat ve edebiyata dair bir şey bulamayız. Sanatçı gözüyle yaptığı yorumlardan ziyade günlük yaşantısından ya da sıradan izlenimlerinden seçmelere rastlarız.
Hâmid’in Bunlar Odur adlı şiir kitabında on dokuz şiiri bulunmaktadır. Hâmid’in bütün bir yaşantısını şiirlerinden yola çıkarak takip etmek mümkündür. Bu kitabında eşi Fatma Hanım ile Hindistan’da geçirdiği günleri anlatmak istemiştir. Ancak ölüm duygusu ruhunda daha derin tesirler bırakmış olacak ki onun etkisinden çıkıp da yaşadıklarını anlatamamıştır. “Ölümü beklenen Fatma Hanım bahanedir. Ölümün kendisi Hâmid’in muhayyilesinde bilinenle bilinmeyenin, ‘hep’ ile ‘hiç’in, Tanrı ile insanın birleştiği bir kördüğümdür.”(Aktaş 2005: 61) Bu eser için Makber’e hazırlık eseriydi diyebiliriz.  Hindistan tabiatının şair üzerindeki etkilerini bu şiirlerde görmek mümkündür. Hâmid’in o dönemde daha önce Ekrem’de gördüğümüz metafiziğe olan temayülü can bulur.
Hâmid, Hindistan manzarasını ve kişisel acılarını şiire sokmaya başlar. Bu eserin en önemli özelliği ve farklılığı, anlatılmak istenen veya ilhamla gelen güzelliklerin ilk mısrada saklı olmasıdır. Tanpınar ilk mısradaki sanat gücünü ikinci mısra ile bağdaştıramaz. Sahra ve Divaneliklerim eserlerinden sonra Bunlar Odur eseri de tabiat manzaralarını en canlı haliyle kaleme aldığı eserlerinden müteşekkildir. Ancak Hâmid tabiatı ruhuna işleyip daha sonra şiirine katmaktansa doğrudan doğruya gördüklerini anlatmayı tercih eder.
Hâmid, şiirlere konuşma özelliklerini katmaya Bunlar O’dur’da başlamıştır. Bu özellik şiire Hâmid ile birlikte girmiştir. Bunun yanı sıra “ mitolojik ve hayal ve isimleri Türkçeye onun soktuğunu” ( Tanpınar 2007: 536) bu eseriyle birlikte hatırlamak gerekir.
Bunlar O’dur adı altında topladığını şiirlerini eşi Fatma Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyü anlatan Makber, Ölü ve Hacle isimli şiirleri takip eder. Makber ilk olarak 1985 yılında yayımlanmıştır. Hâmid önceki şiirlerinde de ölüm temini ele almıştır ancak bizzat yaşadığı bu acıyı bu eserinde daha farklı bir şekilde dile getirmiştir. Hâmid bu eserinde kendisini anlatmıştır. Bu Türk edebiyatı için bir ilk niteliğindedir. Daha önce yazılmış her şiiri Makber’in meydana gelmesi için bir hazırlık gibidir. “… değişen sosyal ve edebî şartlar içinde ortaya çıkan yeni insanın kendisini ifade için yokladığı kapıları, değişme psikolojisinin hazırladığı ruh halini, insanın biyolojik bir varlık olarak dünyadaki yerini, kainatın varlığı, Allah, ruh gibi meseleleri kavramadaki aczini, üzerinde yaşadığı dünya ile ilişkisini, dünyada görülen düzensizliği, tabiî olana yönelme ve onu anlatma ihtiyacını, kısaca ölümle son bulan hayat denilen muammayı ortaya koymaktadır.” ( Aktaş 2005: 62) Eserin başında eşinin ölümünden duyduğu üzüntüyü anlatan Hâmid bir süre sonra metafizik problemleri ele almaya başlar. Sorgulamaları bir sonuca kavuşmaz çünkü metafizik kavramlar aklın sınırlarıyla cevap vermek Hâmid için güç olmuştur. Böyle olunca da çareyi yine Allah’a ve din yoluna yönelmekte bulur.
Eyvah!.. Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh u zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.(Tarhan 1982: 45)
Yukarıdaki mısralar Makber şiirinin ilk mısralarıdır. Daha bu ilk mısralarda, ölüm karşısında çaresiz kalmış bir Hâmid okuyucuyu karşılar.
Bir sırr oluyor bütün bu esrar,
Mânâ bitiyor kılınca tekrar.

Yarabbi nedir o tahta tabut,
Olmaz mı ukul bunda mebhût…(Tarhan 1982: 52)
Hâmid ölümü tanıdıktan sonra onun ne olduğunu idrakte zorlanır. Sorgulamalara başlar. Yukarıdaki mısralarda görüldüğü gibi ölümün ne olduğunun aklın sınırlarıyla, bu dünyanın ölçütleriyle anlamanın mümkün olmayacağı sonucu çıkar. Şair ölümü ancak ölümü tadan kimsenin anlayıp açıklayabileceği kanısına varır ve daha sonra ölümü kabul eder. Bunları şu beyitlerden anlıyoruz:
Ölmek diyoruz nedir bu ta’bir,
Canan mı ede bu hali tefsir?(Tarhan 1982: 52)

Ölmek, yaşamak, ya can çekişmek,
Razıyız, aman fakat değişmek ( Tarhan 1982: 53)

Yarab, bileyim nedir hakikat,
Hicran mı demek bu sırr-ı hilkat?..( Tarhan 1982: 57)
Bunları takip eden beyitlerde artık inandığı varlığa iman ettiği, çareyi yine onda bulduğu görülür. Kusurunu gördüğünü, yoktan var olan canlıların elbette yine yok olacaklarını, dolayısıyla ölümü açık bir şekilde kabul eder.
Sen Hâlık’ımızsın, ettik imân.
Bir sende bulur bu ye’s pâyân.( Tarhan 1982: 60)

Ben kendimi zannederim insan,
Ettin bana sen kusurum ilân. (Tarhan 1982: 61)

Yoktan bizi var eden bu fıtrat,
Vardan da yok etse haktır elbet. ( Tarhan 1982: 71)
Makber, kafiyeleri yeni bir sıralanışta, sekizer mısralı parçalardan meydana getirilmiş, uzun bir mersiyedir.”…her sekizlikte birbiriyle kafiyeli olan iki mısra bir nevi başlangıçtır, gelecek mısralarda gizli ve aşikâr devam edecek hayal veya fikir onunla başlar.”(Tanpınar 2007: 487)  Bu eserin fikrî ve hissî iki boyutu vardır. Bunlardan birinci bölüm diyebileceğimiz Hâmid’in eşinin ölümünden duyduğu acıyı, yer yer çok sıradanlaşan ifadelerle içten bir şekilde anlattığı hissî bölümü oluşturur. İkinci bölüm ise metafizik problemlere kendince çözümler bulduğu fikrî bölümdür. Özetle şair ölüm merkezli olarak duygu ve düşüncelerini tek bir başlık altında toplamıştır.
Romantizm akımının etkili olduğu o yıllarda Hâmid de bu akımdan etkilenmiştir. Ancak marazî duyguları, ölüm temini kendini tabiata vererek yenmeye gayret eder. Dahası kendini topluma ait hissedememe, kaçış duygusunu beraberinde getirir. Ölümü tecrübe ettikten sonra kaleme almış olmak da yine romantiklere has bir durumdur. “Klâsisizm ile romantizm arasındaki temel farkın, klâsisizmde insanın fikir tecrübesinin, romantizmde ise duygu tecrübesinin ön plâna çıkmış, çıkarılmış olduğudur.”(Çetişli 2007: 73) Şair bu konuları yazdıran ruh halinden ancak dine bağlanarak kurtulabilir. Kenan Akyüz bu konuda şöyle diyor:
“Ziya Paşa ve Ekrem’de görülen ‘dinin kontrolü altındaki metafizik düşünüş’ Hâmid’te de kendini gösterir. Dinin kontrolündeki her düşünüş ise, nihayet, Ziya Paşa’da olduğu gibi, bir agnostisizm (aklın yetersizliği)e varır.” (Akyüz 1995: 53)
Allah’ı kimi zaman dinin gerektirdiği şekilde algılayan Hâmid kimi zaman da tasavvufa göre değerlendirir. Ama yine de Tanzimat şiirinde serbest düşünüşe en yakın isimlerden biri Hâmid olmuştur.
Makber şiirini Ölü ve Hacle şiirleri takip eder. Bu şiirler sırayla incelendiğinde şairin yeniden hayata döndüğünü okuyucuya gösterir. Ölü Makber’in devamı niteliğindedir. Artık ölümü daha da kabullenmiş olan Hâmid’in bu defa sıkıntısı Fatma Hanım’ın toprak altında olduğunu kabullenememektir. Makber’deki heyecan, isyan duygusu Ölü’de kendini göstermez. Artık Hâmid durulmuştur. Allah’ı akıl ile kavrayamamaktan yakınır. Ama buna bir çözüm aramaktan vazgeçer. Şekil açısından incelendiğinde kaside gibi yazılmış olması eleştiri almasına neden olur. Çünkü Makber şiirindeki yenilik ve ileriye doğru alınan yol Ölü’de tam tersi bir istikamette seyreder. Ölü adlı eserinde artık duygu derinliklerine son verilmiştir. Burada daha çok düşünce açısından derinlikler söz konusudur.
Hâmid Makber ve Ölü için şöyle der:
“ Diyebilirim ki Makber’le Ölü benim eserim değil, yâdigâr-ı rûzgârdır. Yahut benim eserimdir, hiçliktir, fakat pâydârdır.”
Bu şiiri Hacle takip eder. “Hacle’de hayatla ölüm arasındaki insanın kaçınılmaz kaderi sorgulanır.”(Kolcu 2004: 270) Gelin odası anlamına gelen Hacle’de Hâmid hayali olarak bir evlilik yapar ve gelin odasında vefat eden eşi Fatma Hanım’ı görür. Fatma Hanım’ı hala sevdiğini söyleyerek bu durumu bir sonuca bağlar. Gelin odasını boş bir mezar gibi anlatan Hâmid henüz gerçek hayata adapte olamamıştır. Yaşadıklarından ötürü de vicdanen rahatsızlık duyduğu yazdıklarından anlaşılır. Bununla birlikte Fatma Hanım’ı, annesini ve diğer vefat etmiş kimselerin ruhları ile yaşadığı için kalemi oldukça zengin ve ilhamlıdır.
Hâmid kendi döneminde ferdî ızdırabları bu denli yoğun işleyen şairlerin başında gelir. Şiire kendini ve kendi acılarını katıp samimiyeti kurabilen bir şairdir ve bu açıdan kendinden sonrakilere bir yol açmıştır.
Bâlâdan Bir Ses adlı eserinin başında Celâl Nuri İleri’nin “Abdülhak Hâmid” başlıklı on iki sayfalık bir yazısı bulunmaktadır. Bâlâdan Bir Ses, Abdülhak Hâmid’in “ nesr-i mukaffa” adını verdiği, nazır ile nesir arası bir ifade şekli kullanarak yazdığı eseridir. “Bu eser, vezinsiz, kafiyesiz yeni bir şekil arama denemesi olarak değerlendirilmelidir.”( Aktaş 2005: 64) Burada yine serbest nazımdan fazlaca faydalanma çabası söz konusudur.
Hâmid’in üzerinde durmaya değer bir diğer şiiri Validem’dir. Validem şiirinde Hâmid annesi ile tabiatı bir bütün olarak düşünmüştür. Burada imgesel döneme bağlı kaldığı düşünülebilir. Çünkü eşi Fatma Hanım’ın ölümünde yazdığı Makber adlı şiirde ölüm acısını ne şekilde dile getirdiğini gördüğümüz şair, annesini anlatırken duyguları ile değil düşünceleri ile hareket eder. Bu durum tabiattaki her şeyi annesiyle özdeşleştiren şairin bilinçaltına yönelerek düşünmemizi gerekli kılar. Oidipal süreçte, 0-18 aylık dönem arasında dünyadaki her şey anne olarak algılanır. Zevk alınan ve tüm ihtiyaçları karşılayan kaynak annedir. “Jung’a göre Oidipus’un temelindeki cinsel arzular yaşamın orijininde yer alan anneye dönme, narsistik omnipotense yeniden kavuşma arzularının simgesel bir ifadesinden ibarettir.”(Tura 2007: 83) Hâmid bu eserde sıradan bir şekilde annesinin hayatını anlatmamıştır. Yetimlik, kimsesizlik, ümmilik gibi özellikleri üzerinde durur lakin bu doğrudan doğruya onun hayatını anlatmaya yönelik bir girişim değildir.
Bu eseri şekil açısından değerlendirmek gerekirse yine sıradan olmadığı ve diğer eserlerine benzemediği dikkatleri çeker. Mehmet Kaplan bu konuda şunları söylüyor:
“Kafiyeyi bir yana atan şair, burada karışık dalgalar gibi birbirini takip eden geniş cümlelerle konuşur. Her parça zengin intiba ve orijinal hayalleri ihtiva eder. “(Kaplan 2004: 311)
Abdülhak Hâmid’in Hep yahut Hiç adlı şiir kitabında yüz otuz şiir bulunmaktadır. Hâmid’in bu isimde bir kitabı yoktur. Bu şiirler İnci Enginün tarafından derlenmiştir. Hâmid olaylara dayalı şiirler yazmaktadır. İnci Enginün’ göre bu onun “şiir yazma metodunu”(Tarhan 1999: 17) teşkil eder. Esasında bu başlı başına bir yeniliktir. Çünkü klasik edebiyat şairleri retoriğin dışına çıkmamıştır. Eldeki malzemeyle farklı ve bir öncekinden daha güzel eserler ortaya koymaya çalışmışlardır. Bu tabiî ki bir noktaya kadar mümkün olabilir. Hâmid buna karşılık kişisel ve sosyal tecrübelerini şiire sokar. Buna hayatı şiire soktuğuna dair bir yorum getirmek mümkündür. İnci Enginün onun şiirlerini şu başlıklar altında toplamıştır:
1.      Savaşlar ve sosyal hadiseler dolayısıyla yazılmış şiirler
2.      Tanıdığı şahısların ölümleri ve bazı tesadüfler dolayısıyla kişiler hakkındaki şiirleri.
3.      Şahsî hayatının arızaları dolayısıyla, ferdî sıkıntılarını veya izlenimlerini dile getiren şiirler.
4.      Günlük olaylar ve manzaralar.
5.      Şiir ve sanat anlayışını ortaya koyduğu şiirler.
6.      İlk yıllarda Namık Kemal ve Recaizâde Ekrem’in şiirlerine yazdığı nazireler. (Tarhan 1999: 17)
İşte bu başlıklar altında toplanmış tüm şiirler ‘Hep yahut Hiç’ adlı kitabında mevcuttur. Bu eser içinde en çok takdir toplayan şiirlerden biri ‘Külbe-i İştiyak’(Kaplan 2004: 79) olmuştur. Mehmet Kaplan’ın üzerinde çalıştığı ve Tanpınar’ın Hâmid’in en başarılı eseri olarak gösterdiği eser budur. Kaplan Hâmid’in J.J. Rousseau’dan etkilendiği kanısına varmıştır.
İlhan-ı Vatan adlı şiir kitabında ise daha önce bir veya birkaç yerde yayınlanmış şiirleri toplanmıştır. Burada vatan için yazılmış şiirleri mevcuttur. Yavuz Sultan Selim’in ve Fatih Sultan Mehmet’in kabirlerini ziyaret gibi ün yapmış şiirleri mevcuttur. Ancak bu şiirlerinde Namık Kemal’deki yahut Mehmet Akif’teki millî heyecanı bulmak güçtür.

Tüm bu bilgilerden hareketle Hâmid’in şiire getirdiği yenilikler şu şekilde sıralanabilir. Şiirde kullandığı vezinde farklılıklar görülür. Sahra ve Belde şiirlerinde de gördüğümüz gibi kafiye düzeni farklıdır. ( Ya yeni bir düzen oluşturmuş ya da iki farklı kafiye düzenini iç içe kullanmıştır.) Klasik şiirdeki gibi beyitte anlam bütünlüğü olmasına dikkat etmemiştir. Anlamı diğer mısralara da yaymıştır. Ferdî ızdırablar şiire dâhil edilmiştir. Bunun yanında tabiatı şiire dâhil etmesi, Belde’deki gibi kentle tabiatı karşılaştırması o dönem şiiri adına farklı bir adımdır.  Şiirlerde yabancı sözcük kullanımına yönelmiştir. Hatta Divaneliklerim başlığı altında topladığı şiirlerinde Türkçe sözcüklere Fransızca ya da İngilizce kelimelerle kafiyeler yazmıştır.
Hâmid’in yaptığı belki de en büyük yenilik, şiire karşı ciddiyetle değil de daha ziyade derdini anlatmak için kullandığı sıradan bir meşgale gibi davranmasıdır. Bu eski şiiri yıkmaya yeten en önemli özelliktir. “… farklı şekil denemeleri çerçevesinde yeni bir söyleyiş tarzı arama gayretleri, değişen mısra yapısı; farklı imkanları yoklayan hayal sistemi; yeni bir şiir dili arama endişesi ile hem eski şiirimizi yıkmakta hem de yeni şiirin gelişeceği ufukları göstermektedir.”(Aktaş 20005: 66) Eserleri oldukça dağınıktır. O anda içinden gelenleri anlatan ve her hangi bir sanat kaygısı gütmeyen bu şairin eserlerinde “sanatsal bir titizlik”(Kolcu 2004: 274) boşunadır. Şiirlerinin konusunu olaylara dayalı olarak belirlemekle beraber seçtiği tüm kahramanlar da onun hayatından geçmiş tanıdığı kimselerdir.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

EDEBÎ KİŞİLİĞİ


Recaîzade Ekrem’den sadece beş yaş küçük olan Hâmid, dönemin birçok aristokrat çocuğu gibi ilk eğitimine özel hocalardan dersler alarak başladı. Dönemin ünlü simaları Evliya Hoca, Bahaeddin Efendi, Hoca Tahsin Efendi gibi ünlü isimler Hâmid’e hocalık ettiler. Bunlar arasında renkli kişiliği ile özellikle Hoca Tahsin Efendi’nin ayrı bir yeri vardır. Kendisine göre bir düşünce dünyası olan Tahsin Efendi, Hâmid’e felsefe dünyasının kapılarını açmıştır.(Kolcu 2004: 266) Tanzimat ile birlikte “insanların değerler dünyasında”(Aktaş 2005: 55) bir değişme yaşanır. Eskiden edebiyatta ağırlığı olan dinin yerini akıl almaya başlar. Düşündüklerini tecrübeleriyle harmanlayan edipler çoğalmaya başlar. Şerif Aktaş bu konuya dair şunları söylemiştir:
“Tanzimat ile değişen insanın değerler dünyası alt üst olur. Bu, dinî hükümlerin yerini aklın ve tecrübenin almasından kaynaklanır. Hâmid’deki çatışma da aynı kaynağa bağlanmakta; o, bu değer karşılaşmasının yarattığı karmaşayı kendi ‘ben’inde derinlemesine yaşamakta; eserlerinde bunu, bu karmaşaya uygun dil ve söyleyiş tarzıyla aksettirmektedir.”(Aktaş 2005: 55)
Hâmid idealist tavrı benimseyenlere sûfiyyun, materyalist tavrı benimseyenlere ehl-i fen demektedir. Ancak Hâmid şiirlerinde ele aldığı metafiziği ilgilendiren konuları (Allah, ruh, ölüm) bu gruplardan birine dâhil olarak değil, kendi düşüncelerine ve hislerine göre ele almıştır. Bu açıdan baktığımızda Hâmid hem aklın hem de dinin yol göstericiliği kullanmıştır. Doğu ve batı medeniyetlerini yakından tanıma imkânına sahip olması ona bu konuda kudret vermiştir. Nihat Sami Banarlı, Hâmid’i etkileyen edipleri şöyle vermiştir:
“Türk edebiyatında Hâmid’in tesiri altında kaldığı, belli başlı isimler, geriye doğru, Namık Kemal, Şeyh Galib ve Fuzuli’dir. İran edebiyatında Sâdileri, Hafızları, Hayyamları, Firdevsîleri tanımıştır. Batı edebiyatında ise, sanatına örnek olarak başta, Shakespeare ve Corneille olmak üzere, Hugo, Racine, Goethe, Dante, İbsen gibi dehaları seçmiştir.”(Banarlı 1971: 930)
Hâmid eserlerini meydana getirirken belli bir disipline sahip değildir. Romantik bir tabiatı vardır. Yaşadıkları dolayısıyla (annesinin ölümü, babasını bir av dönüşü evde ölü bulması, iki eşinin vefatı…) ölüm fikrini çok işlemiş ve melankolik bir üslûp takınmıştır. Şiire yeniyi getirme gayesiyle hareket etmemiştir. Asıl maksadının eskiyi deforme etmek hatta yıkmak olduğunu düşündürtür. Kenan Akyüz bu konuda şöyle der:
“Hâmid’i bir yandan eskiliğin saldırısına karşı kuvvetle korurlarken, bir yandan da özel tenkid ve tavsiyeleriyle de onun dağınık çalışmalarına bir düzen vermeye çalışıyorlardı. Bu hüviyeti ile Hâmid, karşımıza, iyi bir ‘yapıcı’ dan çok, iyi bir ‘yıkıcı’ olarak çıkar.”(Akyüz 1986: 126)
Hâmid yaşantısında cereyan eden olaylar paralelinde eserler vücuda getirmiştir. Tecrübeleri arttıkça yönelimlerinin farklı alanlara kaydığını örmek mümkündür. Söz gelimi Hindistan’ı gördükten sonra yazdığı şiirlerinde( Kürsü-i İstiğrak, Külbe-i İştiyak) şairin duygu ve düşüncelerinin nasıl değiştiğini görürüz. Metafizik konuları tabiatı kendi benliğinde birleştirmeye çalışır. Hâmid bu çalışmalarını ve edebiyat sevgisi 1928’de yayınlanan “Eserlerimi Nasıl Yazdım” adlı makalesinde bizzat şu şekilde anlatır:
“ O zamanlarda edebiyat aşkı, bütün arzı ve itaatlerimin fevkinde bir âmir-i mutlak fevkinde idi. Herhangi memlekette olursa olsun mutlakıyetle istibdâdın fıtraten aleyhdârı ve isyankârı olduğum halde bu edebiyat aşkının müstebidliğine tahammül edemiyorum.”(Banarlı 1971: 932)
Hâmid toplum hayatından ziyade kendi hayatını anlatmayı tercih etmiştir. Bu sebeple Divan şiirinin kendisini ifade etmesine imkân tanımaması sebebiyle, eski sanata karşıdır. Dile bütünüyle hâkim olmasına rağmen söyleyiş ve düşünüş şekli farklıdır.




HAYATI

ABDÜLHAK HÂMİT TARHAN


HAYATI


Tanzimat sonrası Türk edebiyatının ikinci neslinin yol açıcı şairi olan Abdülhak Hâmid (Enginün 2006: 411), köklü bir aileden gelmektedir. Dedesi Hekimbaşı Abdülhak Molla Efendi, “Sultan II. Mahmud ile Sultan Abdülmecid’in” hizmetinde çalışmıştır.(Banarlı 1971: 925) Babası, Tanzimât devrinin ilim ve devlet adamlarından olan, Hayrullah Efendi’dir.(Akyüz 1986: 119) Hâmid’in kaleminin bu denli güçlü olmasında ailesinin etkisi çok fazladır. Hâmid’in doğum tarihi ile ilgili belirsizlik bulunmaktadır. Kimi kaynaklar 2 Ocak 1852 olarak kimisi de 5 Şubat 1852 olarak yer vermektedir. İstanbul Bebek’te dünyaya gelmiştir. Annesi Münteha Hanım, ağabeyi Abdülhalik Nasuhi Bey’dir. “Hâmid hatıralarında eğitim hayatına mahalle mektebinde başladığını anlatır. Bu eğitimden hiç hoşlanmadığını ifade eden Hâmid‘in eğitiminde en büyük etkiyi, Hoca Tahsin Efendi gibi o çağın ünlü bilginlerinden aldığı özel derslerde aramak gerekir. Hâmid, Robert College'e başladığı sıralarda ağabeyi ve hocasıyla Paris'e giderek Ecole Nationale'e yazılır.” (Demirdağ Altınkulaç 2010: 12) Paris’te babasıyla eğlencelere tiyatrolara katılır. Tiyatroları ilk zamanlar babasının tercümeleri sayesinde idrak eder sonraları kendi çabasıyla anlamaya başlar. Kısa süren bu eğlenceli yaşamın ardında İstanbul’a döner ve Robert Kolej’e girer.
Abdülhak Hâmid, ediplerimiz arasında(belki hala), hayat coğrafyası en geniş olan adamdır. Daha 10 yaşındayken ağabeyi ile Paris’e gidip bir yıl koleje devam etmiştir. 13 yaşında, Tahran büyükelçiliğine atanan babası ile birlikte İran’a gidip üç yıl kalmış ve Farsça öğrenmiştir. 25 yaşında Paris elçiliği II. Kâtipliği ile hariciye mesleğine girmiş, bir süre İstanbul’da bulunduktan sonra Poti (1881), Golos (1882), Bombay (1883–1885) şehbenderliklerinde bulunmuştur. 1886 yılında Londra Elçiliği Başkâtipliği’ne başlamış, bu görevi, kısa aralıklarla, 1906’ya kadar devam etmiştir. Sonradan iki yıl Lahey ve altı yıl Brüksel elçiliği yapmış, 1912’de azledilerek İstanbul’a dönmüştür. Bir süre ayan üyeliğinde bulunduktan sonra siyasî bir sebeple Viyana’ya gitmiş, ancak Cumhuriyet’in ilânı ile yurda dönmüştür. (Kabaklı 1985: 650–651)
Hâmid’in başından dört evlilik geçmiştir. Bunlardan ilki ona Makber’i yazdıran Fatma Hanım’ladır. 1871 yılında evlendiği Fatma Hanım’ı 1885 yılında veremden dolayı kaybeder. Aradan beş yıl geçer ve Hâmid ikinci evliliğini gerçekleştirir. Bu evliliğini Nelly Cloower adlı bir İngiliz ile yapmıştır. 1911’ de Nelly Hanım da yine vereme yakalanması sebebiyle hayatını kaybeder. Bunun üzerine “ İstanbul’da ağabeyi Nasuhi Bey’in adamlarından Asaf Bey’in kızı Cemile Hanım ile evlendi ise de, 15–20 gün süren bu izdivaçtan sonra, 1912’de Lucienne Hanım ile evlendi.”(Akyüz 1986: 122) Şairin son eşi Belçikalıdır. Bir dönem birkaç yıllığına İtalyan biri ile evlenen Lucienne daha sonra tekrar Hâmid’e dönmüş ve Hâmid’in ölümünden sonra da Türkiye’ye yerleşmiştir.
Hâmid 1937’de İstanbul’da hayatını kaybetmiştir. Zincirlikuyu Asri Mezarlığına defnedilmiştir. “ Kabri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yaptırıldı. Kabir taşına ‘Ölü’ adlı kitabından alınarak:
Bu taş cebînime benzer ki aynı makberdir
Dışı sükûn ile zâhir derunu mahşerdir.
mısraları yazıldı ve taşın üstüne Hâmid’in tunçtan yapılmış bir başı konuldu.(Banarlı 1971: 930)